İki lafın birine “neoliberalizm” diye başlayanlara …
Sorun neoliberal küreselleşme değil
Rick Wolff*
Asıl sorun kapitalizm. Neoliberal küreselleşmeyi hedef alan solcular, özelleştirmeyi, serbest pazarı, sermayenin dizginsiz hareketliliğini ve hükümetlerce sanayinin deregülasyonunu kınıyorlar. Bunların yerine, pazardaki işlemlerin –özellikle sermaye hareketlerinin- ulusal ya da ulus-üstü hükümetlerce kontrol edilip düzenlenmesini, servet ve kar üzerindeki vergilerin arttırılmasını ve hatta sanayiyi sahiplenip işletmesini öneriyorlar. Demokratik olarak ‘herşey halkın çıkarı için’ diyorlar.
Ancak Marx’ın kapitalizm eleştirisi asla kamusal düzenlemeler, müdahaleler ve devlet mülkiyetindeki sanayiler üzerine ayarlanmamıştı. Bunlar, asla onun kapitalizmin maliyetleri, haksızlıkları ve israfı hakkında çözümleri olmadı. Bunun yerine, Marx kapitalist üretimin ‘sınıf yapısı’nı hedef alıp vurguladı. Bununla Marx, üretim işletmelerinin nasıl içsel olarak yapılandığını belirtiyordu: küçük insan gruplarının (yönetim kurulları), işçilerin ürettiklerinden ve işletmenin sattığından bir kısmına –artı değer- el koyması. Marx, artı değere el konulmasını ‘sömürü’ olarak tanımlamıştı. Ve, Marx’ın da dediği gibi, kapitalist sömürü, el koyucular yönetim kurulları (özel kapitalizm) veya devlet görevlileri (devlet kapitalizmi) olsa bile var olmayı sürdürür.
Marx, kapitalizmin sömürücü tarzdaki üretimin sınıfsal yapısına siyasal, etik ve ekonomik açılardan karşı çıkmıştı. Üretici işçilerin kendi kendilerinin yöneticileri olarak işlediği, ürettikleri artı değere ortak sahiplenip bölüştükleri bir komünist alternatifi tercih ediyordu. İleri sürdüğü gibi, eşitlik ve demokrasi, gerçekleşmelerinin gerekli koşulu olarak sömürünün ortadan kalmasını gerektiriyordu.
Kapitalizm bir sistem olarak her zaman ve her yerde evrelerden geçerken, iki alternatif form arasında salınıp durmuştur. Özel kapitalizm, neoliberal ‘laissez-faire’ formudur: hükümetin ekonomik işlere müdahalesi en aza indirgenmiştir ve bireyler ve şirketler büyük ölçüde iradi pazar değiş tokuşları yoluyla etkileşim içine girerler. Diğer form, devlet-müdahaleci, ‘sosyal demokratik’, refah devleti kapitalizmidir: hükümet, şahsi kapitalistlerin ne yapabileceğini düzenleyerek veya hükümet kararlarını iş dünyası kararları haline sokmak için arasıra bizzat onalrın işletmelerine el koyarak ekonomiyi yönetir.
Her kapitalist ülkede, her birkaç onyılda, bu iki formdan hangisi yürürlükte ise bu ciddi ekonomik sıkıntıya düşer. İşçiler işlerini kaybeder, gelirler düşer, işletmeler iflas eder, vb. “Birşeyler yapılmalı” çağrıları yükselir. En az acı çeken ve iyi para kazananlar, kapitalizmin mevcut formunun kendi kendini düzeltmesini tercih eder. En çok zarar uğrayan ve para kaybedenler tesirli bir değişim isterler. Ne zaman bu ikinci grup siyasal olarak öne çıkarsa, kapitalizmin varolan formu sona erdirilir ve diğeri monte edilir. Birkaç on yıl sonra aynı drama bu kez tersinden sahnelenir.
Hızla büyüyen özel kapitalizm 1929’da Amerika’da kayaya vurduğunda, ülke refah devleti kapitalizmine dönüş yaptı. 1960’lar ve 1970’ler refah devleti kapitalizminde krizler doğurduğunda, ülke özel kapitalizme (neoliberalizm) döndü. Şimdi, otuz yıllık küreselleşmiş özel kapitalizmin giderek çoğalan sorunlar üretmesinden sonra, oldukça fazla sayıda solcu, yegane çözümü refah devleti kapitalizmine geri dönüşte gören koroya katılmış durumdalar. Coolidge ve Hoover’ın mirası FDR [Roosevelt] korosu tarafınca alaşağı edilmişti. New Deal [Yeni Düzen] mirası Ronald Reagan’ın korosunca yıkılmıştı. Reagan-Bush mirası da Clinton, Obama ve diğerlerince yıkılabilir. Kapitalizmin iki formu arasındaki aşamalı dönüşler, her ülkenin özel durum ve tarihine göre değişerek, neredeyse her yerde oluyor.
Formlar olarak, özel ve devlet kapitalizm, kapitalist sistemin salınan evreleridir. Bir evre kendi sorunlarını çözemediği zaman, çözüm diğer evreye geçiştir. Böylelikle, şimdiye dek kapitalizmin krizleri, kapitalizm dışına geçiş gibi bir alternatif çözüme yol açmayı önlemiştir. Ancak Marx’ın amacı da tam da bu geçişti. O, işçileri, devlet ve özel kapitalizm arasında gidip gelmenin kapitalizmin kusurlarına karşı –en azından işçiler için- en iyi çözüm olmadığına ikna etmeyi amaçlamıştı.
Bugün birçok solcu, 25 yıllık neoliberal hakimiyetin korkunç sonuçlarını listelemekte: Çoğu ulus arasında ve ulus dahilinde hiç olmadığı kadar derin servet, gelir ve güç eşitsizliklerini ortaya koyan ekonomik ve siyasal krizler. Patlayan yatırım köpüklerini, sürdürülemez borç artışlarını, çöken kredi piyasalarını, durgunluk tehlikelerini, ufalanan sosyal servislerini, güvenli olmayan meta üretimini ve bunun gibi birçok şeyi belirtiyorlar. ‘Çözümler’ üretiyorlar: ulusal veya şimdi belki de ulusüstü hükümetlerin demokratik bir dalgayla asli görevlerine geri çağrılmalılar. Halkın çıkarları için hükümetler, özel kapitalist işletmeleri kısıtlamalı, kontrol etmeli ,düzenlemeli ya da bunların yerini almalı.
Bu tür düşünüş şekli, solun 1930’lardaki hatalarını tekrar ediyor. O zaman, özel kapitalizm Büyük Depresyon’a doğru çöktüğünde, kötüleşen koşullar çoğu Amerikalıyı Cumhuriyetçi Herbert Hoover gibilerinden Demokrat FDR’ye [Roosevelt] döndürmüştü. Hükümetin ekonomik müdahalesinin yeni dönemi Keynesyen ekonomi adını almıştı. Ne var ki, New Deal’ Keynesyenciliği, ABD ekonomisine hakim olan kapitalist şirketlerin özel yönetim kurullarının yerini her zaman olduğu gibi bıraktı. Bu kurullar, işçilerce üretilen artı değerin alıcı olmaya devam ettiler –şirketin ‘karı’. Bu karları şirketi daha büyütmekte, daha da fazla kar etmekte, üst yöneticilere daha yüksek maaşlar ödemekte, siyaseti etkilemek ve bunun gibi işlerde kullandılar.
ABD’deki bu refah devleti kapitalizmi, bu özel anonim şirketlere vergiler, düzenlemeler ve kısıtlamalar –ve kitlesel istihdam alternatifleri- uyguladı. Ancak, refah devleti, o yönetim kurullarını şirket karlarının alıcısı ve dağıtıcısı konumunda tutmayı sürdürerek, kendi ölüm ilanını imzalamış oldu. Bu yönetim kurulları refah devletini yok etme arzu ve araçlarına sahipti. Kamuoyunu değiştirmek ve amaçlarına ulaşmak için iş dünyası önderliğinde olan zengin ve güçlü bir hareket kurmaları sadece biraz zaman meselesiydi. Reagan yönetiminde ve bundan sonra, 1960’lar ve 1970’lerdeki refah devletinin krizinden de güç alarak, ABD’nin yönünü değiştirmeyi ve bizim ‘neoliberal kapitalizm’ dediğimiz özel sermayenin evresine döndürmeyi başardılar.
Anlaşılabilir şekilde, birçok insan kapitalizmin iki evresinden öteyi ya da aralarındaki tartışma, çatışma ve geçişleri anlayamıyor. Ama, bunu anlamayan solcular –neoliberal küreselleşmeyi eleştiren ve daha ılımlı bir refah devleti Keynesciliği öne süren- Marx’ın eleştirel anti-kapitalist projesini terk etmiş oluyorlar. Kapitalizmin refah devleti formuna bir başka savruluşu savunan koronun bir parçası oluyorlar.
Emekçi sınıflar, şimdi başka hiçbir zaman olmadığı kadar, bundan daha iyisine ihtiyaç duyuyor ve hak ediyorlar.
*Rick Wolff: University of Massachusetts Ekonomi profesörü.
Tags: neoliberalizm kapitalizm
You can comment below, or link to this permanent URL from your own site.
Aralık 5, 2007 at 3:10 pm
Aşırı basitleştirici bir kavramsal çerçeve içinde anlatılmasına rağmen ve de oldukça aşırı bir ‘voluntaristic’ vurguya sahipse de; bazılarının kulaklarına küpe olması gereken şeyler içeren bir yazı. (Ayrıca, kavramsal kullanımlar bazen garipsetici). Her neyse, 1980ler ve belki de 1990lar için doğru olabilecek bulguları her yerde kullanma rahatlığını bırakmalıyız. Bugün ana akım ekonomistler ve hakim uluslararası kurumlar bile neoliberal politikalara oldukça ağır eleştiriler yöneltiyor. Yani lafa ‘neoliberalizm şöyle böyle’ diye girmekle radikal bir şey ortaya koymuyorsun. Artı, dikkati kapitalizmin temel dinamiklerinden -yani sömürü mekanizmasından- kaçırıyorsun! Her ‘neoliberalizm’ diyenin altını kazıyın; en alasından bir reformist bulacaksınız -garantidir bu…