Honduras

Posted Haziran 30, 2009 by ehk2
Categories: Latin Amerika

Tags:

Darbede, Honduras solunu oluşturan grupları birleştiren Partido Unificación Democrática (UD) liderlerinden Cesar Ham‘ın öldürüldüğü haberleri var.  Daha sonra ise Ham’ın yaşadığı düzeltmesi var. UD, ülkede legal tek sol parti … Her ülkede darbelerden ilk payı alacak olanın kim olacağı hiç değişmiyor.  Cesarham

İran

Posted Haziran 24, 2009 by ehk2
Categories: Ortadoğu

Tags:

İran’daki olaylar üzerine toparlayıcı ve isabetli bir duruş sergileyen bir yazı için: ‘Sol, İran sokaklarına kayıtsız kalmamalı‘ -Ali Ergin Demirhan

Washington Post çarpıtması

Posted Haziran 20, 2009 by ehk2
Categories: ABD

Tags:

Washington Post, Amerikan Komünist Partisi’nin inananlar için de kendi içinde bir din komisyonu oluşturmasını çarpıtıyor.  Komünistlerin inananlar arasında propaganda yapmasında hiçbir anormallik yok. Ama saflara katılanların da eski kimlik ve inançlarını muhafaza etmelerinde ısrar etmenin anlamı da yok. Uzun ve zor bir sorun.

Avrupa Parlamentosu seçimleri

Posted Haziran 8, 2009 by ehk2
Categories: seçim

Tags:

Zaten tali önemde olan bir seçimden derin anlamlar çıkarmak gereksiz. Yazıya ‘kriz ortamında bile ilerleyemeyen sol!’ diyecektim ancak bunu söylemek sola belki fazla haksızlık etmek olur. Yine de, 1929′dan beri dünyanın ve Avrupa’nın tam ortasında bulunduğu, etkisini hissettiği ekonomik buhran ortamında, Avrupa solu bırakın ilerlemeyi geriledi ve ırkçı partilerin ilerleyişi durumunda dahi bir karşı alternatif oluşturamadı.

Fransız sosyalistlerin durumu en içler acısı olanı (İngiliz İşçi Partisinden sonra belki de). Bunun yanında Fransız Komünist Partisi ve diğer Sol Parti’nin ortak listesi de sosyalistlerin bıraktığı açıklığı dolduramıyor. Almanya’da Sol Parti’nin 8 MEP çıkardığını görüyoruz. Nispeten Çek ve İtalyan komünistleri de sayısal olarak mevcutlar, azalmış olsalar da… Aynı zamanda AKEL, İspanya, Portekiz ve Yunan solu da kısmen durumunu korumuş.

Öyle veya böyle kazananlar, bu kriz ortamında sayılarını korumayı başaran muhafazakarlar ile, yabancı düşmanlığından, işsizlikten prim yapan ırkçı neo-faşist partiler. Kaybedenler hanesine de bir numaraya sosyal demokratları yazalım. Onun yanına da ‘başka ne zaman?’ sorusuyla beraber Avrupa solunu yazalım…

Lübnan

Posted Haziran 7, 2009 by ehk2
Categories: Ortadoğu, seçim

Tags: ,

Lübnan’da yapılan genel seçimler hakkında Cem Somel hocanın Evrensel gazetesinde yazısı ekliyorum. Lübnan komünistleri, Nasırcılar, Baascı ve diğer seküler sol unsurlar 8 Mart Koalisyonu içerisindeler.

lubnan

CEM SOMEL
Lübnan’da seçim
Bugün Lübnan’da seçim var. Bu seçimde sonucun uluslararası önemi var. Lübnan halkı emperyalizm Siyonizm dostu bir ittifakla, bunlara karşı olan bir ittifak arasında seçim yapacak.
Lübnan’da meclisteki sandalyeler Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında yarı yarıya paylaşılıyor. Müslümanların sandalyeleri belli oranlarda Şiiler, Aleviler, Dürziler, Sünniler arasında; Hıristiyan sandalyeleri de keza sabit oranlarda Maruniler, Rum Ortdokslar, Rum Katolikler, Ermeni Ortodokslar, Ermeni Katolikler ve Protestanlar arasında paylaşılıyor. Cumhurbaşkanlık makamına bir Hıristiyan (Maruni), başbakanlık makamına bir Sünni oturmakta; meclis başkanlığına da bir Şii getirilmektedir. Bu sistemi ülkeye yerleştiren, ülkeyi 1920-1943 yıllarında yönetmiş olan Fransız vesayet (“manda”) idaresidir.
Lübnan 1943’te bağımsızlığa kavuştuğunda, halkı dinsel kimliğine göre bölüp parçalayan bu sistemden kurtulamadı. Çünkü ülkenin burjuvaları, toprak ağaları, eşrafı iktidarı bu şekilde paylaşan sistemde, devlet katında güya kendi cemaatini temsil etmektedir. Bu temsil sayesinde Hıristiyan olsun, Müslüman olsun seçkin zümre beyleri, kendi cemaatlerindeki emekçileri patronaj ilişkileri içinde kendilerine bağlamakta, kendilerine bağımlı hale getirmektedir.
Seçimlerde her cemaatte siyasete soyunan burjuvalar ve eşraf, diğer cemaatlerden burjuvalarla eşrafla ittifaklar kurup bütün cemaatlerin temsil edildiği listeler oluşturmaktadır. Seçmenler bu listelerden birine oy vermektedir.
Şimdi 14 Mart İttifakı ve 8 Mart İttifakı diye iki liste var. Birinci ittifak Suriye’nin ordusunu Lübnan’dan çekmesi, Suriye’nin Lübnan’a müdahalesine son vermesi ve katledilen Başbakan Refik Hariri’nin katillerinin bulunması talepleri etrafında 2005’te kurulmuş bir ittifaktır. Refik Hariri Sünni bir iş adamı olup 1975-1990’de ülkeyi harap eden iç savaştan sonra 1990’lı yıllarda inşaat faaliyetleriyle servetine servet katmıştı. 1990’da Lübnanlıların muvafakatiyle Lübnan’da asayişi sağlamış olan Suriye ordusunun çekilmesini istiyordu. Öldürüldüğünde suikastı Suriye’nin yaptırdığı şüphesi üzerine bu devlet üzerinde baskılar artınca ordusunu Lübnan’dan çekti. Suriye ordusunu çekince 14 Mayıs İttifakının şimdi görünürde davası, halen Lahey’de Birleşmiş Milletlerin kurduğu uluslararası mahkemenin soruşturmasını tamamlaması, suçluları bulup cezalandırmasıdır. Gerçekte bu ittifakın muradı İsrail ile barış anlaşması yapıp ülkeyi emperyalizmin cephesine yerleştirmektir. 14 Mayıs İttifakının başında Refik Hariri’nin oğlu Saad vardır. İttifakta 1975-1990 iç savaş döneminde İsrail ile işbirliği yapmış, Filistinli mülteci kanı akıtmış partiler yer almaktadır. Bunlardan en kötü şöhretlisi Maruni faşist Kataib (Falanj) Partisidir.
8 Mart İttifakını Hizbullah, Emel Hareketi, Lübnan Komünist Partisi ve başka partiler teşkil etmektedir. Batı gazeteleri bunu “Suriye taraftarı” diye tarif etmektedir. Oysa ki bu ittifakın özelliği emperyalizme ve Siyonizme karşı olmasıdır. Hizbullah, alışılmış kalıpların dışında bir partidir; eşrafın kontrolünde bir parti değildir. İslami bir hareket olmasına rağmen kendisini destekleyenlerin temel özelliği dindar olmaktan ziyade, emekçi olmalarıdır.
ABD, İngiltere ve bazı başka merkez devletleri Hüzbullah’ı tedhişçi örgüt saymaktadır. 8 Mart İttifakının kazanmaması bu devletler için çok önemlidir. Zira kazanırsa, halk seçim sandığında antiemperyalist siyasi İslamcı bir partiyi (müttefikleriyle beraber) seçmiş olacaktır. Bu, Filistinlilerin serbest seçimlerde Hamas’ı iktidara getirmesinden sonra antiemperyalist siyasi İslamcı bir partinin seçimle iktidara geldiği ikinci örnek olacaktır. ABD bütün bir halkı terörist ilan edemeyeceğine göre, ister istemez ya Hizbullah’ı, Hamas’ı halkın meşru temsilcisi olarak tanıyıp bunlarla müzakere etmeyi kabul edecek (ve İsrail’i buna mecbur edecek), ya da demokrasi havariliğinin ipliği pazara çıkacaktır.
Tabiî emperyalist basın olayı böyle anlatmamaktadır. 8 Mart İttifakı kazanırsa bunu İran ile Suriye’nin müdahalesi, bunların siyasi çizgisinin güçlenmesi olarak yorumlayacaktır. Hizbullah’ın Suriye ve İran’la ilişkilerinin iyi olduğu doğrudur. Ancak 8 Mart İttifakının hattını belirleyen, tabanının sınıfsal bileşimidir.
Bir Alman gazeteci 2006’da yayımladığı bir kitapta Hariri’nin öldürülmesinden İsrail istihbarat teşkilatı Mossad ile Amerikan istihbarat teşkilatı CIA’nın sorumlu olduğunu iddia etti. 2009’da bir Amerikalı gazeteci de Hariri’yi ABD Başkan Yardımcısı Cheney’in öldürttüğünü öne sürdü. Şimdi (tam seçim arifesinde) Alman dergisi Der Spiegel Hariri cinayetini Hizbullah’a yükleyen bir araştırma yayımladı.
Dünyadaki sömürü ve zulme karşı hak adalet ve insanlık mücadelesinin Orta Doğu’da başlıca odakları Gazze ve Şeria nehrinin batısında işgal altındaki topraklar ise, ardından da Lübnan gelmektedir. Lübnan İsrail ile hemhuduttur. Ülkede 400 bin Filistinli mülteci barınmaktadır. (Lübnan’ın nüfusu 4 milyondur.) 1970li yıllarda Filistinlilerin Güney Lübnan’dan İsrail’e saldırılar düzenlemesi ve İsrail’in Lübnan’a müdahaleleri sonucu Lübnanlılar 1975-1990’de birbirine düştü. İç savaşta Filistin Kurtuluş Örgüt karargahı Beyrut’tan çıkarıldı; o tarihlerden bu yana FKÖ İsrail ile uzlaşmaya çalışınca zayıfladı, bitti tükendi.
Ama Lübnan İsrail belasından kurtulamadı. 2006 yılında İsrail 33 gün bombardıman ederek ve güneyden saldırarak çoğu sivil bin küsur kişi öldürdü; ülkenin altyapısını mahvetti. 200 bin Lübnanlı, köyünü kasabasını terk edip ülkede başka bir yere sığınmaya mecbur kaldı.
Seçim sonuçlarının çilekeş Lübnanlı emekçilere eşitlik, refah ve barış getirmesini diliyoruz. Ne var ki ırkçı İsrail çıbanı yok olmadıkça Lübnan halkının huzura ermesi zor görünmektedir. Türkiye emekçilerinin Türkiye Cumhuriyetinin İsrail ile işbirliğine son verip münasebetlerini kesmesi için mücadele etmesi, bölge halkları ile kardeşliğin ve insaniyetin gereğidir.

Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’ndan

Posted Haziran 2, 2009 by ehk2
Categories: Kategorilenmemiş

Lenin’in Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’ndan [Sol Y., 8.baskı]lenin

” … iktisadi zorunluluklar, aynı devlet içinde yaşayan ulusal toplulukları (birlikte yaşamak istedikleri sürece) çoğunluğun dilini öğrenmeye doğru itecektir” (s.15)

Her ulusal kültür, gelişmiş olmasa bile, demokratik ve sosyalist bir kültürün öğelerini içerir, çünkü her ulusta, yaşam koşulları zorunlu olarak demokratik ve sosyalist bir ideolojiyi doğuran, sömürülen bir emekçi yığını vardır. Ama her ulusta, aynı zamanda (çoğunluğun aşırı gerici ve yobaz nitelikte olan) bir burjuva kültür de vardır ve bu, ulusal kültürün ‘bir öğesi’ olarak kalmaz, egemen kültür biçimine bürünür. Böylelikle ‘ulusal kültür’ genel olarak büyük toprak sahiplerinin, papazların ve burjuvazinin kültürüdür” (s.19)

“Bir ulusun işçileriyle bir başka ulusun işçileri arasında her türlü ayırma girişimi, Marksist ‘özümleme’ye karşı her saldırı, proletaryayı ilgilendiren sorunlarda bir tüm sayılarak, ulusal bir kültürü, sözde tek ve bölünmez olduğu iddia edilen bir başka ulusal kültürle karşı karşıya getirme vb., burjuva milliyetçiliğinden esinlenen davranışlardır ve bunlara karşı amansızca savaşılmalıdır” (s.28)

“En ‘adil’, ’saf’, en ince ve en uygarı olsa bile, Marksizm milliyetçilikle bağdaşmaz. Onun yerine Marksizm, enternasyonalizmi ileri sürer” (s.29)

“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, ancak siyasal anlamda bağımsızlık hakkını, exen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkını içerir” (s.126)

“Proletarya, ‘kendi’ ulusu tarafından ezilen sömürgeler ve uluslar için siyasal ayrılma özgürlüğünü istemelidir. Yoksa, proletarya enternasyonalizmi boş bir sözden başka bir şey olmazdı … Bir yandan da ezilen ulusun sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdır” (s.128)

“Bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka ‘büyük’ devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz” (s.129).

Grönland solu?

Posted Haziran 1, 2009 by ehk2
Categories: seçim

Tags: ,

Danimarka’ya bağlı Grönland’da 2 Haziran seçimlerine girilirken başta Sosyalist Enternasyonal’e bağlı İleri (Siumut) partisinin liderliğindeki bir koalisyon bulunmakta.  Sol ise bağımsızlığı savunan yerli komünitesi Inuit Ataqatigiit olarak örgütlü imiş. Danimarka parlamentosunda Grönland’ı bu iki parti birer sandalye ile temsil ediyor. 2005′te Siumut %31, Inuit ise %23 oy almış.

Bu seçimlerin önemi, 25 Kasım 2008′de daha fazla bağımsızlık lehine sonuçlanan referandumu hayata geçirecek meclisin seçilecek olması.

Sri Lanka

Posted Mayıs 20, 2009 by ehk2
Categories: Asya, Troçkist

Tags:

Sri Lanka’daki durumun arka planını kısaca veren bir yazı. Workers’ Liberty yazısı. Okuyunca, Türkiye ile Sri Lanka arasında olayların gelişimi açısından benzerlikler kurmamak mümkün değil. Yazıda özellikle vurgulanan ‘ezen ulus’ solculuğu. Bir de Sri Lanka’nın meşhur Troçkist LSSP partisi hakkında eleştiriler var, bu istikamette. Değerlendirme ve yazının işaret ettiği ‘tutarlı demokrasi’ ise Troçkist çevrenin kendi konumu içinde düşünülmeli. Asıl önemlisi, Sri Lanka’da mevcut durum hakkında özet bir tarihsel arkaplan sağlaması.

SOL TUTARLI BİR DEMOKRASİ İÇİN SAĞLAM DURMALI

Sri Lanka’da 25 yıl boyunca kimi zaman duran kimi zaman şiddetlenen iç savaş, Tamil azınlık savaşçılarının geri kalanlarının küçük bir alanda Sri Lanka ordusu tarafından kuşatılmasıyla korkunç bir sona yaklaşıyor gibi görünüyor.

Öncelikli acil görevimiz ordu katliamına karşı Tamillerle dayanışmadır. Çatışmanın tarihi daha geniş kapsamlı konuları da gündeme getirmektedir:

- Sosyalistlerin, topluluklar arası çatışma durumlarında, işçi sınıfı birliği için tek temel olan tutarlı bir demokrasi için mücadele etmesi

- Önceden kayırılan bir kesimin şimdi baskı altında olabileceği gerçeği. ‘Ezilenlere destek’ sosyalistlerin söyleyeceğinin tümü olamaz. Lenin’in dediği şekilde: “Baskıcı ulusun ayrıcalıklarına ve şiddetine karşı mücadele ederiz, ancak ezilen ulus açısından ayrıcalıklar için mücadele edilmesine de göz yumamayız”

- ‘Anti-emperyalizm’ tek başına yeterli bir kılavuz da değildir. Sri Lanka’da, Singala şovenizmi, ‘anti-emperyalist’, ‘solcu’ ve ‘sosyalist’ renkler takınıp kanlı bir zirveye yükseldi.

Seylan -adanın 1972 kadar bilinen adı- 1815’den 1948’e kadar İngiltere tarafından yönetildi. Tamiller, ya da onların bir bölümü, İngiliz yönetimi altında kayırılan bir azınlık idi, idari işlerde büyük bir payları vardı.

Seylan’ın bağımsızlığı 1948 tanındı. Ada halkının dörtte üçünü oluşturan Budist Singalalar adaya 13.000 yıl önce Kuzey Hindistan’dan gelmişti. Hindu Tamillerin bir bölümü de, adaya uzun bir süre önce Güney Hindistan’dan gelip adanın kuzey ve doğusunda yoğunlaşmıştı. Yüzyıllar boyunca adanın kuzeyinde ayrı bir bağımsız devletleri vardı. Tamillerin daha az bir kısmı İngilizler tarafından 19. yüzyılda plantasyon işçisi olarak getirilip, özellikle adanın orta kısmındaki topraklara yerleştirildi.

Görünürde toplumlar arasında barış için koşullar uygundu. Eski bir sömürge ülke için, Seylan’ın ilkel bir refah devleti, yaygın okuryazarlık ve 1931’den beri genel oy hakkı ile göreli yüksek bir yaşam standartı bulunuyordu. Toprakların çoğu, sahiplerince işletiliyordu. Bir işçi hareketi ve gerçekten de işçi sınıfına dayalı bir sol bulunmaktaydı.

Yönetici sınıf ağırlıklı olarak İngiliz etkisindeydi: Konuşma ve eğitimde Singalace veya Tamilce yerine İngilizce. Kendini burjuva, liberal ve laik olarak koyan Birleşmiş Millet Partisi (UNP), bağımsız Seylan’ın ilk hükümetini kurdu. İlk hükümet Tamil Seylan Hint Kongresi temsilcilerini de içeriyordu. Ancak ilk uygulamalardan birisi, soyu adaya 19. yüzyılda getirilenlere dayanan Hint Tamillerin büyük çoğunluğuna Seylan vatandaşlık statüsü ve haklarının tanınmaması oldu.

Singala kırsal aydınları -köy okulu öğretmenleri ve Budist dini liderleri- arasında bir kabarma görülüyordu. UNP’den daha fazla ‘anti-emperyalizm’ istiyorlardı. 1951’de Solomon Bandaranaike UNP’den ayrılıp Sri Lanka Özgürlük Partisi’ni (SLFP) kurdu. Tamamen Singala olup, Singala şovenizminin temel aracı ve popüler terimlerle ‘solu’nu oluşturdular. Buna paralel olarak, Tamil Federal Partisi, Tamillerin bir ulus olduğunu söyleyerek Seylan Hint Kongresi’nden ayrıldı.

SLFP 1956 seçimlerini kazanmasının hemen ardından bir yasayla Singalaca’yı devletin tek dili yaptı. Büyük ayaklanmalar sonucu, yasanın tam olarak uygulanması Ocak 1961’e dek gecikti. Tamil Federal Partisi de seçimlerden başarılı çıkmıştı. Programı halen ılımlıydı: kuzey ve doğu bölgeler için otonomi, Singala ve Tamil dilleri arasında eşitlik, Tamil plantasyon işçileri için medeni haklar.

1957’de Bandaranaike Tamillerle bir uzlaşmaya vardı. Tamilce, doğu ve kuzeyde idari işlerde kullanılan bir dil olacaktı. Oradaki daha fazla Singala yerleşimleri kısıtlanacaktı. İktidarın bir kısmının yerel yönetimlere devri gerçekleştirilecekti. Ancak, Temmuz 1957’de uzlaşmanın kamuoyuna duyurulmasıyla Singala protestosu nedeniyle Bandaranaike uzlaşmayı iptal etmek zorunda kaldı.

SLFP halk tabanlı, gündelik siyaseti biçimlendiriyordu: topluluk şovenizmi, belirsiz bir ‘sosyalizm’ ve ‘anti-emperyalizm’le karışık popülizm. Yine de Seylan’da işçi sınıfına dayanan, gerçek bir sol da mevcuttu. Seylan’da, Londra’da Troçkizme bağlanmış insanların oluşturduğu bir işçi hareketi vardı. 1935’te kurulan LSSP, dünyanın herhangi bir ülkesindeki Troçkist hareketten nispen daha güçlüydü. 1960’ların sonuna dek, İngilizce konuşulan Batı’da Troçki ve Rosa Luxemburg’un bulunabilen yazılarının büyük kısmı, Torçkistlerin güçlü bir yayıncılık altyapısının olduğu Seylan’dan gemilere yüklenirdi. LSSP’nin güçlü bir sendika federasyonu vardı, 1947 ve 1953 genel grevlerini yönlendirmişlerdi. Ayrıca mecliste temsilcileri bulunuyordu.

LSSP, toplumsal konularda şovenistlerce yönlendirilen işçi sınıfına çözüm yolları sunarak, şovenistleri yenemez miydi? Onları tutarlı bir demokrasi programına bağlayamaz mıydı? Hiç şüphesiz bunu başarabilirdi. Sri Lanka’daki trajedinin merkezinde, LSSP’nin politikalarının, aynen başka yerlerdeki diğer küçük Troçkist gruplarda olduğu gibi; ezilenlerin ayaklanması olarak resmedilen sol görünümlü bir popülizme uydurma arzusunun zorlamasıyla çökmesiydi.

LSSP ilk başta Tamil haklarını savundu. BNP hükümetinin 1948 yılında Tamil plantasyon işçilerini oy haklarından mahrum etmesinin bir sebebi de işçiler arasında LSSP’nin nüfuzuydu. Ancak, LSSP kendini kırsal yörelerde SLFP tarafından alt edilmiş buldu. Uzlaşmaya başladı. 1955 sonlarında ve yine 1960’da SLFP ile seçim anlaşmalarına girdi. Temmuz 1964’te SLFP ile bir hükümet koalisyonuna altı ay boyunca katıldı. Bu hükümet Ekim 1964’te Hindistan’la, 525.000 ‘Hint’ Tamil’in, 15 yıllık ‘doğal artış’ları da hesaba katılarak, zorunlu olarak tekrar Hindistan’a iadesini içeren bir antlaşma imzalamıştı. Antlaşma, ayrıca bir 300.000 Seylan vatandaşı Tamilin de Hindistan tarafından alınacağını taahhüt eden bir madde içeriyordu. Koalisyon Aralık 1964’te düşünce, iktidarı BNP ve Tamil Federal Partisi koalisyonu aldı. Bu hükümet ‘etnik uzlaşma’dan bahsetmeye başlamışken, LSSP, SLFP tarafından Tamiller ve ‘onların hükümeti’ aleyhine ırkçı ajitasyona katılıyordu.

1970 yılında, SLFP, LSSP ve Komünist Partisi, ‘Birleşik Cephe’ koalisyonu iktidara geldi. Bu, cemaatçilikle zehirlenmiş bir ‘sol’ hükümetti. 1975 yılında plantasyonları kamusallaştırdı; bir dizi devlet-kapitalizmi önlemleriyle, ticaret ve sanayiyi etkin olarak devletin kontrolüne soktu. 1972 anayasasıyla Budizm fiilen devlet dini oldu, Singalaca yeniden devlet dili olarak yükseltildi, Seylan Sri Lanka oldu. Daha sonra ‘Birleşik Cephe’ hükümeti Tamil hakları için bazı tavizler verdi. Ancak bu çok az ve çok geçti. Artık birçok Tamil, şiddetle yeni bir Tamil devleti (Eelam) talep ediyordu. Temmuz 1983’te Tamil gerillaları 13 Sri Lanka askerini öldürdü. Haftalar içinde, topluluklar arası şiddet, yüzlerce Tamilin katline, en az 50.000 Tamilin kaçışı ve kuzeye bir kitle göçüne girmesiyle sonuçlanmıştı.

O tarihten itibaren savaş kısmen örtülü kısmen açık halde sürüyor. Tamil tarafı giderek ‘Tamil Aslanları’nca hakimiyete alındı. Tamil Aslanları, İslamcıların taktiklerinden biri olmadan çok önce intihar bombacısı kullanımını geliştiren, kontrol ettikleri yerlerde muhalif Tamiller* ile Budist Singalalar ve Müslüman azınlıklara acımasız olan amansız bir silahlı örgüt. (LSSP’nin enkazından ayrılanlarca kurulmuş) Sri Lanka Troçkist partilerinden bir olan NSSP’nin ortaya koyduğu gibi: “Olası tek birliğin yolu, iki ulusun gönüllü birliğidir. Bunun için, Tamil halkının kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi bir önkoşuldur. Eşitliğin, otonominin ve kendi kaderini tayin hakkının kabulü, demokratik birlik için tek yoldur”

* [sanırım bunun bir öneği şu yazıda dile getirilen engelleme durumu: 'Paris’te yapılan toplantı Sri Lanka’daki savaşı sona erdirmek için sosyalist bir program öne sürdü' -EHK2]

Hindistan seçimleri 2009

Posted Mayıs 18, 2009 by ehk2
Categories: Asya

Tags:

Hindistan solunun, 2009 seçimlerinde ağır bir gerileme yaşadığı ortaya çıkıyor. 2004 seçimlerinde Sol Blok (ana gövdeyi HKP ve HKP(Marksist) oluşturuyor) 543 sandalyeli ulusal alt mecliste 59 milletvekili kazanmıştı. Şimdi ise sandalye sayısı 24′e gerilemiş:

HKP (Marksist): 16 (2004:43)

HKP: 4 (2004:10)

Devrimci Sosyalist Parti: 2 (2004:3)

Hindistan İleri Cephe: 2 (2004:3)

Solun güçlü olduğu kaleleri, Kerala ve Batı Bengal eyaletlerinde düşüş daha belirgin. HKP (Marksist) şimdi yenilginin nedenleri üzerine düşünmek gerek diyor.

Sosyalist toplumların antropolojisi

Posted Mayıs 17, 2009 by ehk2
Categories: SSCB

Tags: , ,

Film festivalinde, sosyalist dönem Çek toplumunu ‘hicveden’ bir film vardı: Pupendo. (Zappa dinleyen Çek heykeltıraş!). Filmin sonunda orta sınıf Ankara sanat sevicileri pek beğendi filmi, alkışlardan anladığım kadarıyla.  Biçime pek birşey diyemeyeceğim ama içerik ve mesaj tam bir felaketti. Yönetmene ‘peki hepiniz mi rol yapıyordunuz, -mış gibi yapıyordunuz? hiç mi inanan yoktu?’ evet sadece bunu sordum. Uzun uzadıya Çek tarihini anlatmaya koyuldu. Son cümlesi de sanırım ‘evet, parti tamamen domuzlarla doluydu’ oldu, hatırladığım kadarıyla.

Bu girizgahın sebebi aşağıdaki çeviridir. Orijinaline şuradan erişilebilir:x

Sosyalist Toplumların Antropolojisi

Katherine Verdery, University of Michigan

Sosyalist toplumlar:

Yirminci yüzyıl toplumlarının bir alt bölümü olarak sosyalist (ve komünist olarak da bilinen) toplumlar, iki ayırt edici özelliği paylaşır: devrimci -genelde komünist- bir partinin siyasi hakimiyeti ile devlet ve kollektif mülkiyet baskın olacak şekilde üretim araçlarının yaygın kamulaştırılması. Bu tanım, çok-partili sistemlerde -örneğin İskandinav refah devletleri- sosyalist veya sosyal demokrat partilerce yönetilen toplumları dışarıda bırakmaktadır. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa ülkeleri, Çin Halk Cumhuriyeti, Moğolistan, Kuzey Kore, Vietnam, Güney Yemen, Küba, Nikaragua, Etyopya ve Mozambik’i içerir.

Sosyalist toplumlar, ilk olarak 1917 Bolşevik devrimiyle ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla ortaya çıkmıştı. Daha sonra değişik yollarla (devrim, işgal veya katılım) kurulan diğer tüm örnekler, hem olumlu hem de olumsuz olarak, Lenin ve Stalin tarafından oluşturulan Sovyet modelinin izlerini yansıtıyordu. Tümü, yaygın zor ve merkezi kontrol uygulamıştı; öte yandan yaşam standartlarını, konuta, istihdama, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimi de yükseltmişti. Yeni hiyerarşiler kurmalarına rağmen, toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etmiş, birçok dezavantajlı kesimin yaşam şansını iyileştirmişti.

1. Sosyalist toplumlar üzerine araştırmalar:

Yirminci yüzyılın önemli bir kısmı için bu toplumların sosyal bilimsel anlaşılması siyasal olarak kısıtlıydı. Kendi araştırmacıları sıkı bir parti kontrolü altındaydı, yine de muhaliflerden (örn. Bahro 1978, Casals 1980) ve güçlü reform hareketlerinin görüldüğü ülkelerin araştırmacılarından (örn. Kornai 1980, Wesolowski 1966) paha biçilmez bilgiler gelebildi. Batı Avrupa ve ABD’de, komünist ilkelere yönelik siyasal ve iktisadi düşmanlık, sosyalist toplumlar hakkında düşünmeyi çarpıtıyordu. Bu, terör ve yukarıdan aşağıya kontrolün önemini abartan totalitarizm kavramında temsil ediliyordu. Batı sosyal bilim disiplinlerinin tümünde saha çalışmalarının önündeki engeller anlamayı güçleştiriyordu. Bu durum, détente dönemi ve teknoloji transferi gayesinin ortaya bilgi alışverişi için bir altyapı çıkartmasıyla, 1960’ların sonlarında Doğu Avrupa ve 1980’lerde Sovyetler ve Çin için düzeldi. Sonuç, toplumların iç işleyişinde kullanılan totaliter modellerin yerini alan; akrabalık, ritüeller, işgücünün seferber edilmesi, hediye ve yardımların değişimi gibi konulara, siyasal iktisadın daha ince ayrıntılarına (örn. Humphrey 1983) ağırlık veren analizlerdi.

2. Siyasal iktisat ve toplumsal organizasyon:

İktisadi gelişme açısında oldukça farklılık gösterseler de (sanayileşmiş Çekoslavakya’dan tarımsal Çin ve Küba’ya, oradan pastoral Moğolistan’a) sosyalist olan toplumların çoğunluğu, gelişmiş sanayi ülkelerinden iktisadi olarak geriydi. Hepsi, merkezi planlama yoluyla devlet güdümlü kalkınma programlarına girişmişti. Aşağıda sunulan siyasal iktisatları, değişik zamanlarda başlatılan reformlar öncesi ‘klasik’ sosyalizmi vurgulamaktadır. Çin, Sovyetler ve Doğu Avrupa’da tarım ve sanayi üzerine yapılmış araştırmalardan yararlanılmıştır.

3.1 Yeniden dağıtıcı bürokrasiler ve karşılıklı değişimler

Sosyalizmin meşrulaştırılmasında değişimin rolünden dolayı, Karl Polanyi’nin üç değişim modeli ile başlamak uygun olacaktır: karşılıklılık (reciprocity), yeniden dağıtım (redistribution) ve pazar (market). Sosyalist sistemler pazar ilkesini bastırırken, yeniden dağıtımı temel değişim tarzı ve sistemin varlık sebebi olarak kurmuştur: herkesin çalışmaya hakkı olacak ve ürettikleri zenginlik ortak refah olarak yeniden dağıtılacaktı. Merkezileştirilmiş yeniden dağıtım, üretim kaynaklarının toplumsal mülkiyeti ve kontrolünü gerektirmişti. Aynı şekilde, ürünün merkezi temellükü ve parti tarafından belirlenen çizgide yer değiştirilmesini gerektirmişti. Parti liderlerinin üretim ve dağıtımı yönlendirmek için geliştirdikleri araç plan idi. Ancak planın başarılması, hem kayırıcı (clientelistic) hem de eşitlikçi olabilen karşılıklılığa bağlıydı.

Bu toplumlar oldukça bürokratize toplumlar olsalar da, Max Weber’in prosedürel akla hizmet eden gayrişahsi modern bürokrasileri değildi. Yoğun toplumsal ağlar karşılıklılık değişimlerini devam ettiriyordu. Öyle ki, bunlar bürokratik kontrole direnç olmaktan ziyade onun işleyişine içseldi: yatay değişimler, sosyalist yöneticilerin işlerini yapmalarına olanak sağlıyordu; adam kayırmacılık ise işgücünü ve parti kadrolarını görünürde zora dayalı olmayan yollardan kontrolü kolaylaştırıyordu. Kişisel bağlar bürokrasinin içinde olmanın çok ötesinde, sıradan vatandaşları birbirleriyle ve bürokratlarla bağlıyordu. Demek ki sosyalist toplumların temelinde dikey ve yatay patronaj ve bağlılık ilişkileriyle malların, lütuf ve hediyelerin değişimi vardı. Çeşitli toplumların devrim öncesi tarih ve kültürlerine (örn. Çin’deki hediye değişimi, Küba veya Nikaragua’daki compadrazgo ya da Sovyet azınlıklarının özel akrabalık yapıları gibi) bağlı olarak bu ilişkilerin biçimleri değişse bile hepsinde oldukça yaygındı. Her sosyalist toplumda, ‘bağlantılar’ı işaret eden kelimeler gündelik konuşmada sıklıkla görüldü (Rusya’da blat, Çin’de guanxi, Romanya’da pile, Macaristan’da protekció, Küba’da compañerismo, Polonya’da dojscie).

3.2 Organize yokluklar

Kısmen, planlı ekonomilerin kimi yaygın özellikleri dolayısıyla, kişisel ilişkiler sosyalizme entegre idi. Bu özellikler, parti planlamacıları ile işletme yöneticileri arasındaki gerilim, pazarlıklar ve esnek bütçe kısıtı ile takas sırasındaki yokluklardı. Sosyalist mülk, yalnızca merkezin mülkiyet/kontrol hakları ayrılıp daha alt kademedeki üretimden sorumlu yöneticilere devredildiğinde üretken olabilir. Planlama tüm olası durumları öngöremediğinden, yereldeki yöneticilerde oldukça geniş bir karar gücü bulunuyordu. Parti talimatlarını yetersiz ücret fonlarıyla başarmaları ve yetersiz ham madde ile plan hedeflerini aşmaları beklenen yöneticiler, bunları temin için kendilerine ayrılan kaynaktan daha fazla sorumluluk taşıyordu. Bu yüzden, devamlı surette yerel güç temelini ve etkin kapasitelerini genişletmeye çabalıyorlardı. Böylece üstlerinin gözünde bir tehdit unsuru oluşturuyorlardı ki, üstleri bunların bağlılığını çeşitli ihsanlarla ve patronajla sağlamaya motive ediliyordu.

Ürüne talep ölçüsünde değil de partinin planlı yerleştirmesine bağlı yönetilen yeniden dağıtım sistemlerinde, üretim için malzemeler basitçe pazardan satın alınamaz; bulunmaları planda bütçelenen tedarikçilere, çoğu zaman yetersiz merkezi planlamaya bağlıdır. Yeterli kaynağı bulup hedefleri aşmayı uman yöneticiler bu yüzden ihtiyaçlarından daha fazlasını talep eder. Planlama mekanizmasının işletmelerden karlılığı gözönünde bulundurmadan üretmeyi istemesinden dolayı (işletmeler esnek bütçe kısıtı altında çalışıyordu ve zarar ettiklerinde batmayıp kurtarılıyordu) yerel yöneticiler, cezalandırılmadan yatırım ve kaynak ihtiyaçlarını abartabiliyor, sonra da fazlalığı depolayabiliyordu. Ayrıca, plan hedeflerini aşağıya çekmek için de pazarlık yapıyor, böylelikle bunlara ulaşılmasını kolaylaştırıp fazladan ürün çıkartabiliyorlardı. Benzer süreçler hem sanayide hem de tarımda yaşandı. Kadrolar her yerde bilgiyi manipüle ediyor, fazla üretimi bildirmiyor ve bunlarla kendi işletmesi ya da yereli lehine izinsiz ticarete girişiyordu.

Bu pazarlıkların ve stokçuluğun sonucu, üretim için gerekli malzemelerin yaygın yokluğuydu; öyle ki, klasik sosyalist toplumlar birer yokluk ekonomileri idi (Kornai 1980). Yokluklar işletmeler arasında rekabetin yanısıra yaygın değişimlere de sebep oldu: başkasının ihtiyaç duyduğu malzemeyi kendi stoğundan karşılayan her yönetici, bir sonraki gün aynı yardımı görebilecekti. Bu şekilde, işletmeler yalnızca acil durumlarda üretimlerini desteklemek için stok yapmıyor, ayrıca kendi ağlarındaki işletmelerin tedarikleri için de kendilerini siper ediyordu. Yokluk, üretim malları olduğu kadar tüketim malları için de geçerliydi, birçok sosyalist toplumun ayırıcı vasfı olan sıralara sebep oluyordu. Yokluk, bilgi ve emek gibi diğer iki önemli kaynağı da etkiliyordu.

Parti planlamacıları, detaylı ve güvenilir bilgiye sahip oldukları ölçüde yukarıdan aşağıya planlamayı uygulayabilirdi. Oysa bu nadiren oluyordu. Alt kademe kadrolarının, başarılı görünerek kariyer yapmak, felaketlerin sorumluluğundan kaçmak, üretim eksikliklerinin etkisini önlemek, istenen malzemeyi şişirmek, hedeflere ulaşarak prim almak vb. için bilgiyi tahrif etmeye birçok saiki vardı. Bu muhtelif ihtiyaçlardan bilgiye dair sürekli bir mücadele doğuyordu. Üst makamlar bilgiyi bir güç aracı olarak saklıyor, toplumun tüm hatlarından sürekli bilgi toplamakla uğraşıyordu (Horváth ve Szakolczai 1992). Yukarıdaki sansür ve bilgi yönetimine gösterilen özen, aşağıda bilgi açlığını harekete geçiriyordu. Bir dedikodu, söylenti, seçili gizlilik, olayların birer fesat tertibi olarak açıklandığı ve özellikle vatandaşların satır aralarını okumada hünerleştiği bir kültür oluşuyordu. Klasik sosyalist toplumlar, bu halde, özel bir bilgi toplumuydu.

3.3 İşgücü yokluğu ve kişiler üzerinde haklar:

Yokluğa dahil olan bir diğer unsur işgücü idi. Aslında ‘işçi sınıfı’nın olmadığı, görece daha geri sosyalist ekonomilerin başlangıçta nitelikli işçi bulma sorunu bulunuyordu; ayrıca iyi ücretlendirme veya sermaye-yoğun yöntemlere geçmeye kaynakları yoktu. Üstelik yokluk ekonomisi, işletmeleri gereğinden fazla işçi çalıştırarak aylık planları malzemeler hazır olduğunda bir an önce bitirmeye (‘hücum’ denilen coşkunca bir çabayla) özendirmekte idi. Yöneticiler işçilerini takviye ederken yokluğu şiddetlendiriyordu. İşgücü yokluğunun makro ve mikro boyutları vardı. İşgücü arzını istikrarlaştırmanın yolu işyerlerini kreş, ev, seyahat izni, emeklilik, sağlık hizmeti vb. yararların merkezi yapmaktı. Bazı şehirler göçe kapatılmıştı, hane inşaatı sınırlıydı (Szelenyi 1983); bu şekilde milyonlarca kişi, köylerde ‘köylü-işçi’ olmaya zorlanıyordu.

Her sanayi ve tarım işletmesinde yöneticiler, hem normal üretime hem de ‘hücum’ dönemleri için yeterli işgücü bulmalıydı. İşçiler, kendi açılarından, işgücünden çekilerek, bilinçli olarak yavaşlamaya giderek, özel işleri için izin alarak veya aynı ayna iki işte çalışarak daha iyi şartlar için pazarlık yapabilirdi; aslında, işgücü yokluğu işçilere yapısal bir avantaj veriyordu. İşgücü üzerine çatışan talepler olması, kişiler üzerine hak biriktirmeye teşvik ediyordu. Yöneticiler için bu, patronaj ve lütuflar (okullara, evlere ve inşaatlara giriş gibi), kimi küçük kanunsuzlukları görmezden gelmek ve gevşek planlar yaparak ileride işgücü sağlayacak değişim ilişkilerini olanaklı kılacak bir artı-değer üretmek demekti (bak. Humphrey 1983). Yöneticiler ve işgücüne ihtiyacı olanlar akrabalık diline müracaat edebilir, etnik kimlikleri öne çıkarabilir, özel ritüellere katılabilir ve hediye vererek karşılıklılık ağını genişletebilirdi. Böylece işgücü arayışı, kişisel bağları ve tikel kimlikleri teşvik edip güçlendiriyordu.

3.4 İkinci ekonomiler ve sosyalist reform

Toplumsal zenginliğin nasıl yeniden dağıtılması gerektiğini en iyi kendilerinin belirleyebileceğini düşünen parti liderleri, başlangıçta planlarda içerilmeyen her iktisadi etkinliğe karşıydı. Ancak, verili teknolojik koşullarda toplumsal ihtiyaçların planlamayla karşılanamaması durumu, yöneticileri, ikinci (enformal, illegal ya da gölge) ekonomi olarak bilinen bazı küçük çaplı özel girişimlere göz yummaya hatta yasallaştırmaya zorladı. Bunun biçimleri arasında küçük arazilerde besin yetiştiriciliği, mesai dışında onarım ve yapım işleri, daktilo yazımı, ders verme, gayriresmi taksi servisi vb. vardı. Bu işlerde yarı-legal ve illegal durumlar çakıştığından her zaman rizikoluydular. Yetkililer kimi yerlerde ve kimi zamanlarda insanları daha fazla cezalandırabilirdi. İkinci ekonomi Macaristan’da 1968’den sonra en genişti; Castro’nun 1986 ‘ıslahı’na dek Küba’da küçükken 1980’lerle boyunca Romanya’da sürekli yok edilmeye çalışıldı. Çin’de 1978 sonrasında filizlendi. Sovyetler Birliği için aşırı şekilleri rivayet edildi -fabrikaların mesai saati sonrasında illegal üretimi sürdürmesi gibi. İkinci ekonomiyi anlamada önemli bir nokta, neredeyse her zaman ilk (formal, legal) ekonominin malzemelerinden yararlanmış olmasıdır; o halde, ikinci ekonominin yüksek olduğu söylenen verimliliği, devlet işletmeleri tarafından subvanse edilmişti. İkinci ekonomi faaliyetlerinin yaygınlığı partinin ihtiyaç tanımına popüler direnmeyi göstermesinin yanısıra ihtiyaçların karşılanmasında gönüllü olarak çalışma saatlerinin uzatıldığını da gösteriyordu.

İkinci ekonominin baskısı sosyalist planlamadaki güçlüklerden sadece birinin işaretiydi. Tüm bunlar, partinin içinden veya dışarıdan yönlendirilen birçok reform çabasının tekrarına yol açtı. Lenin’in ‘Yeni Ekonomi Politikası’yla başlayarak, her sosyalist ülke reform ve sıkılaştırma, yerele yetki devriyle yeniden merkezileşme devirlerini yaşadı (bak. Skinner ve Winckler 1969, Nee ve Stark 1989). Çoğunluğu, daha az katı planlama ve pazar mekanizmalarını tanıtma eğilimi gösterip maddi teşvik edicileri ve karma mülkiyet biçimlerini arttırdı. Sistem çapında denemeler Kruşçev’in Stalin’i eleştirdiği 1956 ‘gizli konuşması’yla başladı. Bu denemeler, her bir toplum ‘yaygın’ gelişmeden (kaynakların seferber edilmesi) ‘yoğun’ gelişme (verimliliğe önem verilen) aşamasına geçtikçe fazlalaştı. Macaristan’la Yugoslavya en uzun süreli reformları yapmıştı. Sovyetler’deki reformlar Sovyet Blokunun çöküşüyle sonuçlanırken benzer reformlar Çin, Vietnam ve Küba’da sürdürüldü. Reformlar sürdükçe, sosyalist toplumlar Stalinist modelden uzaklaşmakla kalmadılar, aynı zamanda birbirlerinden de farklılaştılar, patika bağımlı (path-dependent) ayrımlar daha da belirginleşti.

Tüm bu farklılıklara rağmen, reformlar her yerde temel etkinlik ünitesi yeniden tanımlanıyordu. Örneğin, hanenin veya köyün; kolektif çiftlik, takım veya ekipler hilafına yeniden canlanması gibi. Toplumsal cinsiyet ilişkilerini genelde erkek ve ataerkil otorite lehine dönüştürüyor ve diğer eşitsizlikleri arttırıyordu. Yatay bağları dikey olanlardan fazla arttırarak varolan karşılıklılık ağlarını etkiliyordu. Çin’de 1978’de başlayan dekollektivizasyon sürecinde olduğu gibi kimi sosyalist mülkiyeti parçalıyordu. Otoriteyi genelde aşağıya kaydırıyor, bu da üst düzey bürokratların tepkisine sebep oluyordu. Ve kimi zaman devletin daha yeni, daha mahrem müdahalelerini beraberinde getiriyordu; örneğin Çin ritüellerinde artık tanrıların veya ataların öte bir dünyada değil ama bu dünyada bulunması gibi.

4. Toplumsal mühendislik ve direnen birey:

Komünist partilerin tümü devasa toplumsal mühendislik projelerine girişti. Bilgi ve uzmanlığa, parti tekelinde, ayrıcalıklı bir konum verdiler. Dilin yaratıcı gücünden emin parti liderleri dili hakim bir biçimde kullanıp onu kısmen değiştirdiler. İşçi sınıfı, proletarya diktatörlüğü, yeni sosyalist insan gibi zaten varolan ama yaratılması da gereken şeyler hakkında konuşuyorlardı. Azaltılmış kelimeler, isim tamlaması kümeleri, az ve çoğunlukla edilgen fiillerin kısıtlı ve durağan bir sözel dünyayı yansıttığı hiyeratik bir konuşma geliştirdiler. Parti kadroları, yeni bir ahlak yaratma ve nüfusu sayısız şekilde kontrol etme amacıyla yaşamın her yönüne ayrıntılı olarak karıştılar. Dine boş inan gerekçesiyle saldırıp yeni sosyalist ritüeller kurdular. Dinsel inanca aldırmayan aydınlanmış vatandaşlar yetiştirmek için eğitime erişimi genişlettiler. Havayı yeni, püritan ve sosyalist ahlak aşılamakla görevli nasihatlarla doldurdular. Kaynakları daha verimli kullanmak için devasa nüfus programlarına giriştiler. Romanya’nın doğurmayı teşvik edici programından Çin’in sıkı doğum kontrolüne dek, kendilerini insanların en mahrem yaşamlarına çoğu zaman zararlı sonuçlar vererek sızdılar (örn. Kligman 1998).

Burjuva kapitalizm dünyasına bir alternatif yaratmaya kendini adayan komünist liderler; akrabalık, statü, toplumsal cinsiyet, sınıf, etnik milliyet temelli olanlar dahil tüm eşitsizlik biçimlerine savaş ilan etmişti. Toplum türdeş olacak, soya dayalı akrabalık yapıları parçalanacak, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri asgariye indirilecekti. Ailedeki otorite yapısı dönüştürülecek, sınıflar ve özel mülkiyet yok edilecek, ulusal azınlıklara eşit şans tanınacaktı. Yeni toplumsal birimler oluştu; örneğin devlet ve kollektif çiftlikler, takım ve ekipler; akraba gruplarının ve köy yapılarının yerini alıyordu. Varolan toplumsal ilişkilerin yok edilmesinde güçlükler yaşandığında, bunlar içerilerek partinin kendi amaçları doğrultusunda kullanılıyordu. Tüm bu çabalardan ‘yeni sosyalist insan’, ‘yeni bir tür birey’ ve ‘bütünleşmiş bir halk’, sosyalist bilinçle yücelmiş yeni bir insanlık ortaya çıkacaktı.

Bu müdahalelerin sonuçları kesinlikle karışıktı. Öncelikle parti tek bir bütün olarak işleyemiyordu. Bakanlıklar, ortak olup toplumu yeniden şekillendirmek yerine kaynaklar için rekabet ediyordu. Kadrolar, kariyerlerini merkezi talimatları ya eksik ya da fazla uygularken başıboş bir yolsuzluk içindeydi. Ayrıca, kendilerinden önceki biçimleri devralmaları kaçınılmaz olarak hizmet ettikleri düşünülen amaçları da değiştirdi. Sosyalist hükümetler, uygulamaya koymaktan çok, daha ziyade hedef koyma kapasiteleri sergiledikleri için, devamlı olarak siyasalarının öngörülmeyen sonuçlarıyla çalkalandılar. Uluslar arasındaki sorunu çözmek için, etnik-milliyetçi farklılıkları güçlendirici şekillerde kurumsallaştırdılar. Sosyalist terimler yerine giderek milliyetçi bir ağzı yeğlediler (Verdery 1991, 1996). Polonya yetkilileri ve Solidarity örneğindeki gibi, partiler kendi yarattıkları işçi sınıflarının kendilerine karşı çıktığını gördüler.

Bunların ötesinde, halk yeni biçimlere uysa bile toplumsal mühendisliğe direnç çoğaldı. Devamlı gözetim, davranışları siyasallaştırdı: fıkra anlatma gibi küçük eylemler, hem yetkililerin hem de fıkrayı anlatanların gözünde kasıtlı anarşiye dönüştü. Muhalifler, yurtiçi ve yurtdışından sistem eleştirisi için destek arayıp, devlete karşı ‘sivil toplum’u kurmaya yönelik projelere girişti. Daha az görünür şekilde, Doğu Avrupa’dan sağlanması beklenen besin kotaları veya Çin’de ‘Büyük Atılım’ döneminde köylülerin açlıktan ölmeyi reddetmesi sonunda yetkilileri bu siyasalardan vazgeçmeye zorladı (Yang 1996, Rey 1987). Aynı şekilde, yaşam standartları konusundaki popüler ısrar, partileri reforma yönlendiriyordu.

Bireyleri ve siyasal özneleri oluşturmak konusunda oldukça karmaşık siyasal işlemler vardı. Yeniden dağıtım ve sosyalist ataerkillik, bağımlı özneler ve pasif beklentiler yaratmaya sebep oluyordu. İlk dönem kampanyalarda, yoksullara kendilerini baskının kurbanı olarak (kaderin değil) görmeleri öğretiliyor, ihbar ve kendini ifşa yoluyla, partinin öç aracı kendilerine sunuluyordu. Halktaki suç ortaklığını canlandırırken, parti aynı zamanda kendini kötülemeyi de besliyordu. Ama bu, duyguları gizlemeyi bir varoluş biçimi haline de getiriyordu: gözlenen uysallık, içteki direnmeyi örtüyordu. Sonuçta, ‘sosyal şizofreni’, hile, iki yüzlülük, bölünmüş kişilik her sosyalist toplumu nitelendirir. Buna, dünyanın ‘Biz’ (halk) ve ‘Onlar’ (baştakiler) şeklinde kalıcı olarak iki kampa ayrılması eşlik ediyordu. Daha önemlisi, bu, kendi açılarından kişilik oluşturmanın daha gizil yollarını teşvik ediyordu: bilinçli muhalif olarak yasaklanmış Batı ürünlerini tüketiyor, resmi işlerinde kaytarırken ikinci ekonomi işlerindeki gayretleriyle kendi öz saygılarını yaratıyorlardı. Kişilik kurucu etnik veya akraba temelli kimlik ve ritüelleri paylaşıyor, hediyeleri sadece çıkar sağlamak amaçlı değil birey olarak toplumsal varlıklarını kuvvetlendiriyorlardı.

Sayısız insan için bir zamanlar büyük bir umudu temsil eden Sovyet blokunun dağılışı sosyalizmin dengeli bir değerlendirilmesini güçleştiriyor. Sosyalist toplumlar, hiç şüphesiz, kimi eşitsizlikleri asgariye indirdiler; ancak yenilerini de yarattılar. Bu toplumların birçoğunda, bahsedilen hedeflere ulaşmada başlangıçtaki şevk, kinizmle ve bir ihanet duygusuyla yer değiştirdi. O hedeflere ulaşmak için kullanılan yöntemler bunların başarılmasını sabote etti. Eğitim, sağlık ve toplumsal refahta sağlanan hayranlık uyandırıcı başarılar; yıkıcı tasfiyeler, çalışma kampları, partinin sebep olduğu kıtlıklar, çevrenin tahribi ve insan hakları ihlallerinin yanında sönük kaldı. Sosyalist liderlerin, kendilerini toplumsal ilişkiler, kişi ve insanlık duyguları, ritüellerin önemi ve empoze edilen değişimin sınırları hakkında eğitmek isteyen vatandaşlarının çabalarına direnmesiyle yukarıdan aşağı toplumsal mühendislik çöktü. Vatandaşlarının aşağıdan sessiz devrimleri, onların reddinden çıkarılacak bu dersler, ileride küresel kapitalizme alternatifler yaratma çabalarına ışık tutmalıdır.

Kaynakça:

Bahro, R. (1978) The Alternative in Eastern Europe, London: Verso
Casals, F.G. (1980) The Syncretic Society, M. E. Sharpe, New York
Horváth, A. ve Szakolczai, A. (1992) The Dissolution of Communist Power: The Case of Hungary, Routledge, New York
Humphrey, C. (1983) Karl Marx Collective: Economy, Society and Religion in a Siberian Collective Farm, Cambridge Univ. Press, Cambridge
Judd, E. (1994) Gender and Power in Rural North China, Stanford Univ. Press, Stanford
Kligman, G. (1998) The Politics of Duplicity: Controlling Reproduction in Ceaucescu’s Romania, Univ. of California Press, Berkeley
Kornai, J. (1980) Economics of Shortage, North-Holland, Amsterdam
Kornai, J. (1992) The Socialist System, Princeton Univ. Press, Princeton
Nee, V. ve Stark, D. (1989) Remaking the Economic Institutions of Socialism: China and Eastern Europe, Stanford Univ. Press, Stanford
Rév, I. (1987) ‘The advantages of being atomized’ Dissent 34: 335-350.
Skinner, G.W. ve Winckler, E.A. (1969) ‘Compliance succession in rural Communist China: A cyclical theory’ in: Etzioni, A. (ed.) A Sociological Reader on Complex Organizations. Holt, Rinehart and Winston, New York
Szelényi, I. (1983) Urban Inequalities under State Socialism, Oxford Univ. Press, Oxford
Verdery, K. (1991) National Ideology under Socialism: Identity and Cultural Politics in Ceaucescu’s Romania, Univ. of California Press, Berkeley
Verdery, K. (1996) What Was Socialism, and What Comes Next? Princeton Univ. Press, Princeton
Walder, A. (1986) Communist Neo-Traditionalism: Work and Authority in Chinese Industry. Univ. of California Press, Berkeley
Wesolowski, W. (1970) Classes, Strata, and Power, Routledge and Kegan Paul, London
Yang, D. (1996) Calamity and Reform in China : State, Rural Society, and Institutional Change since the Great Leap Famine. Stanford University Press, Stanford